2 Şubat 2016 Salı

14.gün - güzel şeyler var son paragrafta

Bir insan niye kendi kendine söz verir ki ya? Boşuna yük ettim kendime. Neymiş? Her gün 20 dakika yazacakmışım da, Word dosyasına ısınacakmışım da. Hey Allah’ım. Tamam, ısındım. Bırakamaz mıyım artık? Neden bırakamıyor muşum ya? Allah Allah! Niye mecbur muşum? Söz vermişim. Tamam arkadaş söz verdim de, o sözü ben vermedim mi? Kendime vermedim mi? Yabancı sayılmam sonuçta verdiğim sözü tutmasam kendimi affedemeyecek miyim? Edeceğim. Ne? Kendime saygım mı olsun? Ay var benim kendime saygım, hep kibar kibar saygılı konuşurum. Hep sizli bizliyimdir. Gerçi sizli bizli olmak da biraz tehlikeli sanki değil mi? Neden siz? Neden biz? Birden fazla kişi mi var? Ne? Kişilik bozukluğu mu dediniz? Ay siz de iş açıyorsunuz başıma. Kendi başıma açtığım işler yetmemiş gibi. Sizlere kendi başıma açtığım işlerden bahsedeyim mi biraz, ne dersiniz?
Ay bahsetmeyeyim bunlardan, çok sıkıcı bunlar. Üf daha sadece beş dakika oldu. Durun ya, aklıma şöyle bir fikir geldi. Şöyle yapsak, hani 20 dakika dedik ya, bence o biraz çok oldu. Böyle onu günden güne azaltsak. Mesela her gün bir dakika azaltsak. Ya da ilaç bırakır gibi, 20 dakika, 15 dakika, 20 dakika, 15 dakika, 10 dakika, 15 dakika, 10 dakika, 5 dakika, 10 dakika, 5 dakika, 5 dakika ve bitti. Bence çok iyi fikir ya. Hem bünyeme de ağır gelmez.

İlaç demişken, en son Cipralex’i böyle bırakmıştım. Allah da bir daha bıraktırtmasın. Kardeşim o ilacı bırakmak başlamaktan daha zormuş. Nasıl bir can sıkıntısıdır öyle. Bağrımı söküp atasım geliyordu.

Cipralex demişken, geçen gün Kübra önümüzdeki arabanın arkasında şöyle bir yazı gördü: “Miras değil, alın teri.” Sen de öyle yazarmışsın falan dedi. Ben de şöyle bir şeyler söyledim. Durun azıcık aşağıda söyleyeceğim ama Kübra’ya söylediğimden daha fazlasını yazacağım. Şunları dedim işte:
  • Miras değil, Kpss ile atandım.
  • Bu araç Cipralex sponsorluğunda alınmıştır.
  • Bu aracın alınmasında bütün kamuoyunun etkisi vardır.
  • Bu aracın alınmasında MEB’in katkısı yok sayılamaz.
  • Bu aracın alınmasında şehrin içine eden plancıların, belediyecilerin, bürokratların ve daha pek çoklarının katkısı vardır.

Kardeşim, siz doğru düzgün ders saati koyaydınız da, o saatte otobüs olaydı da ben araba almayaydım. Gerçi saat doğru düzgün olsa, ben arabayla gidemeyecek kadar trafikli bir yol olacaktı orada. Eh o zaman da şöyle derim, siz şehri adam akıllı düzenleseydiniz de, öyle trafik olmasaydı. Toplu taşımalar yeterli olsaydı, bilmem ne. Siz şöyle bir raylı sistem düzenleseydiniz de uzakları yakın etseydiniz. Siz bizim bekar mı evli mi olduğumuza bakmadan tayin olma hakkı verseydiniz de böyle yollarda sebil olmasaydık. Siz, cipralex içmeye gerek kalmayacak raddeye getirseydiniz de, öyle eline ekmeğini al falan demeyeydiniz de. Ah ulan ah. Çok öfkeliyim size.

Bazen sizi anlayabiliyorum ama yine de bu öfkeme engel olamıyorum.


Neyse ya, akşam akşam böyle sinirli sinirli şeyler yazmak istemiyorum. Güzel şeylerden bahsedelim değil mi? 
Seyahatlerden, yolculuklardan, yolda tanışılan güzel insanlardan, güzel yemeklerden, içilen berrak sulardan, yüzülen serin sulardan, yürünen sıcak kumlardan, dinlenilen ağaç gölgelerinden, taze dallardan koparılan meyvelerden, limonlu dondurmalardan, hasır şapkalardan, parmak arası terliklerden, uçuşan elbiselerden, kiraz küpelerden, boncuklu kolyelerden, mavi denizden, beyaz buluttan, uzaktaki yelkenliden, limandaki cruise’dan, kamaradaki bavulumuzdan, bavuldaki haritadan, haritada işaretli yerlerden, oralarda içilen kahvelerden, buluşulan dostlardan, konuşulan konulardan, verilen davetlerden, gidilen misafirliklerden, ağırlanan misafirlerden, hazırlanan yer yataklarından, temiz çarşaflardan, kalabalık sofralardan, demlik demlik çaylardan, üzerine bir de ikram edilen türk kahvelerinden, yanlarındaki lokumlardan, ah bir şerbetlerden…

1 Şubat 2016 Pazartesi

13.gün - Konya'daki robdöşambrlılar evde ayakkabıyla mı dolaşıyor?

Yahu ben en son perşembe günü yazmışım ama gerçekten sebeplerim var. Biz cuma günü yola çıktık, adapazarına gittik. Üstünüze afiyet ben grip olmuştum. çarşamba ve Perşembe günü yatıp dinlenmeme rağmen grip oldum efendim, başardım. Bir de Adapazarı’na Kübra’yla birlikte gittik, ananemi de aldık teyzemlere geçtik, Ayşegül ablamlar falan. Ohoo cümbür cemaat. Çok afedersiniz, bir tek wc.de yalnız oluyorsunuz. Nasıl yazayım? Yazarım bir şey değil de, bulabildiğim enerjiyi onlarla harcıyordum. Hiç kusura bakma sevgili blog. Yoksa pc. yanımdaydı yani.

Neyse, biz dün…

Var ya, verdiğim sözden dönmemek için bunu yazıyorum şuanda ama iyice sıkmaya başladı bu beni. Böyle ben bunun yerine instagram falan açsam daha mantıklı olacak bence. Oraya yazmaktan sıkılmıyorum sonuçta, her gün de yazacak bir ton şey buluyorum yani. Tabi yeni bir instagram hesabından bahsediyorum. Herkese açık olacak, anonim olacak falan. Aman niye açayım ki? Neyin peşindesin Merve? Amacını unutma, Word dosyasına ısınmak için yazıyorsun bunları. Hem gündüz vakti aklına onca şey geliyor, oturup onları yazsan ne kadar şahane olur di mi? Hakkında yazabileceğin birkaç şeyi sıralayayım mı buraya? Buyur:

  • ·         Hani şu konuşurken sürekli referans verdiğin Grace Elliot’un “Osmanlı’da Bir Konak ve Yeni Kadınlar” kitabındaki misafirlik hallerini tasvir edip, teyzende kaldığında yaşadıklarınla benzerliklerinden, farklılıklardan bahsedebilirsin. Sonra sürekli o cümbür cemaat cumbalı evlerdeki hayata özendiğimizden dem vurup, hakikaten öyle yaşasak günlük hayatımızın bambaşka olacağından, mesela saatlerce twitter’da oyalanamayacağımızdan, bilgisayar başında tek başına dizi izleyemeyeceğimizden falan bahsedebilirsin. Belki de öyle bir hayatı artık istemiyoruzdur. Belki akşam yemeklerinde artık sadece dört kişi olmak istiyoruzdur. Kız çocuk, erkek çocuk, anne ve baba. Belki babamızın akşam dönüşte sofraya buyur ettiği yabancıdan rahatsız olacağız. Çat kapı gelen yaşlı kadından, köyden gelen uzak akrabadan vs.
  • ·         Trt müzik mi, trt türk mü, bir tanesi kapanmış. Onlara mail atabilirsin Merve. 11 kahvesinin başka bir kanalda devam etmesi gerektiğini belirtebilirsin. Çünkü 11 kahvesi sayesinde bizler, normalde tanışma imkanımız olamayan sanatkarlarla, alimlerle vesaire tanışma imkanı buluyorduk. Yeni kitaplar, yeni yazarlar tanıyorduk. Süper şarkılarla tanışıyorduk. İstanbul’un zenginliklerini tanıyorduk. Ufkumuz açılıyordu falan. Şimdiki Pazar günleri öyle mi? Hiç. Kahve bile içmiyoruz artık, yazık.
  • Belediyelerin kültür merkezlerinde yaptığı konserler için de aynı şey geçerli. Normalde ben anneme desem ki, anne şurada konser var, ben gidiyorum. Kimindir, nedir, kimle gidiyorsun vs. bir ton soru. Ama belediyenin konseri var diyince, biliyor ortam nezih, biliyor çok geç saate kalmaz, vs. Bir de böyle halka açık, ücretsiz falan, gönül rahatlığıyla gidebiliyorsun. Hani, o paraya değer mi şimdi diye düşünmüyorsun. Süper konserler oluyor bir de, aklınız durur. Ha bir de şey var tabi, eve yakın. Mesela CRR’de konserlerin daniskası oluyor ama sen oradan o saatte nasıl döneceksin? Araban olmalı, başka çaren yok. Böyle bir metrobüse, metroya falan yakın değil. Yürüsen yürürsün de o saatte olacak iş değil.
  • ·         Bir de şu belediyeler her mahalleye kütüphane açmaya başlasa, süper olacak. Şu bilgi evleri gibi, ders çalışabileceğimiz güzel mekanlar açsa şimdilik ona da razıyız. Kütüphane için ilçe merkezlerine gitmeye de razıyız. Ama şöyle sessiz sakin aydınlık bir yerde ders çalışmayı kim istemez ki? Allah aşkına Türkiye’de ders çalışan insanlardan kaçta kaçının çalışma masası var? Kaçta kaçının kendine ait bir odası var? Kaçta kaçının evi sessiz? Hayatlarımız dizilerdeki gibi değil, bunu kabul edelim. Ya dizi demişken, kesin birileri araştırmıştır, Türkiye’de insanların yüzde kaçı evde ayakkabıyla dolaşıyor? Mesela Konya’da, Çorum’da falan var mıdır eve ayakkabıyla giren insanlar? Hani Konya’nın da evde robdöşambrla dolaşan insanları vardır elbet, onlar evde ayakkabıyla mı dolaşıyor?


28 Ocak 2016 Perşembe

12. gün - ekonomik özgürlük

“Merve, istediğin gibi gidebilirsin tabi, ekonomik özgürlüğün var.”
“Merve, istediğin arabayı alabilirsin tabi, ekonomik özgürlüğün var.”
“Merve, kimseye müdana etmek zorunda değilsin, ekonomik özgürlüğün var.”
Allah aşkına, sizin ekonomik özgürlüğünüz olmadığı için mi gitmiyorsunuz, almıyorsunuz, müdana ediyorsunuz? Hadi be oradan! Bal gibi de gidiyorsunuz, geziyorsunuz, alıyorsunuz, insanlara pek müdana da etmiyorsunuz sanki.
Sizce ben ekonomik özgürlüğüm olduğu için mi gezebileceğim, alabileceğim, sevmediğim insanlarla ilişkimi kesebileceğim? Hadi be, siz de!

Tutturmuşsunuz bir “ekonomik özgürlük” o olduğu zaman bütün sorunları çözeceksiniz. Yok ya, bu dünyanın düzeni öyle mi? Son iki aydır yaşadıklarım, hiç de öyle olmadığını gösteriyor.
1)      İstediğin gibi gidemiyorsun, güvenlik meselesi var, insanların aklının sende kalması var. Öyle “para benim değil mi? İstediğim gibi giderim.” deme artistliğini gösteren varsa gelsin.
2)      İstediğin arabayı alamıyorsun. Belki de Allah “her şeyin elinde olduğunu” bana hatırlatmak için bu süreçleri yaşattı bana. Uzun uzun anlatamayacağım ama paranız olduğu zaman “tak” diye o arabayı alamıyormuşsunuz, Allah’ın nasip etmesi gerekiyormuş. Ayrıca “istediğin” arabayı almak için borç alman ya da bana sürekli büyüklerimiz tarafından tavsiye edilen “kredi çekmen” falan gerekiyor. O zaman da “ekonomik bir kölelik” altına giriyorsunuz, benden söylemesi.
3)      Valla hala insanlara müdana ediyorum. Kelimeyi doğru mu kullandım? Alttan alıyorum, kahırlarını çekiyorum vs demek istiyorum. En başta o ekonomik özgürlüğü bana sağlayan sisteme müdana ediyorum, kölesi falan oluyorum, klişe laflar işte bilirsiniz. Patronuma sinir oluyorum, ama işte parası iyi diye sesimi çıkarmıyorum.
“Sen ne anlarsın bir insanın ekonomik olarak birine bağımlı olduğunda ne çektiklerinden?” falan demeyin hiç. Ben bunları o yüzden yazmadım. Ben, insanın ekonomik özgürlüğe sahip olması “her şeye” sahip olması demek değil, onu belirtmek istiyorum.
Yoksa bir insanın kendi yaşamanı idame ettirebilmesi için gerekli şartlar sağlanmıyorsa, sağlansa da başına kakılıyorsa, bu dünyanın en çirkin şeylerinden biridir, farkındayım.

Ben diyorum ki, sürekli bunu deyip de insanları ekonomik özgürlükleri olduğunda her şeyi yapabileceklerine inandırmayın.  

Sonra üzülüyorlar.

27 Ocak 2016 Çarşamba

11. gün - seyahat hazırlıkları

Bu yaz ki yolculuğum için hazırlıkla yapıp duruyorum. Daha neresi olacağını tam netleştirmedim, ama aklımda iki şey var. Birincisi Rusya’ya gidip, oradan Avrupa’ya inmek, trenle Avrupa’yı dolaşmak. Tahmini de süre de 2 ay. Öyle yuh falan demeyin, bence çok değil. Eğer çok pahalı gelirse geçerim Balkanlara, oradan tıngır mıngır gelirim ülkeme. Buna karar vermek için erken bence.
İkinci rota ise, umre yapıp Güney Afrika’ya gitmek. Eğer Güney Afrika’ya gidersem Ayşegül ve Yunus Emre de benimle gelir. Abimlerin evinin müsaitlik durumunu bilmiyorum ama işler netleşince onu da konuşuruz. Bu gezi işleri biraz son anda belli oluyor sanki. Bir aksilikler, bir haller.

Bileti o yüzden bir an önce almak lazım bence. Bilet aldığın zaman gitmek zorunda oluyorsun çünkü. Gerisi her türlü hallolur.

Ben şimdiden takip ettiğim gezi bloglarında gördüklerimi not almaya başladım. Rusya’da Petersburg’da kalacağım hostel belli mesela. He bu arada, Rusya demişken, kime yazın Rusya’ya gideceğim desem, “bence gitme” diyor. Ben haber izlemeyen, gazete okumayan, gündemden bihaber bir insan olduğum için haberim yok tabi. Sadece twitter’da üzerine yapılan esprileri takip ediyorum. Rusya’yla da aramızın nane limon olduğunu biliyordum da, o kadar mı kötü arkadaş?
Şu gündemi takip meselesinde de bir iyi bir kötü taraf var. İyi tarafı, takip etmediğim için korkmuyorum. Kötü tarafı, takip etmediğim için tehlikeyi bilmiyorum. Merak ettiğim şey de şu: tehlike gerçekten var mı? Bence yok ya, medya abartıyordur.

Bunu da buraya yazayım da sonra gelip “hakikaten abartıyormuş” ya da “hee, abartıyormuş” derim.

Biz bizim yolculuk hazırlıklarına geri dönelim. Kıyafet olarak ne götürülebilir, onu kavramaya çalışıyorum. Bu seneki bizim Balkan seyahatinda ben şunu farketmiştim: o kadar da abartmaya gerek yokmuş. Birkaç fazla eşya o kadar da yük olmuyormuş. Tabi bizim balkan seyahatinde biz çantaları pek taşımadık. Çok şükür, sadece bir gün taşımıştık. O gün de ağzımız kulaklarımızdaydı. Hey millet, evet biz backpackers, sizden naber? Havalardaydık.  

Bloglara bakıyorum, insanlar yanlarına aldıkları eşyaların listesini yapıyorlar. İyi hoş da o erkeklerin ya da kızların hiçbiri benim kadar uzun kollu, bacaklı kıyafetler giyinmek zorunda değil. Hele yazın kız-erkek hepsinin işi çok kolay, şort, t-shirt, oh ne ala. Bir kere benim haşama olayım var. Haşama bu ya. Denize girmek istiyorsan, taşıcaksın arkadaş.

Avrupa seyahatime taşımayı düşünmüyorum. Ama Güney Afrika’ya götürürüm arkadaş. Avrupa’da da İsveç’e gittiğimde keşke götürseymişim, ben evden çıkıp da sabah yürüyüşü yaparken denize girebileceğimi bilmiyordum. Olsun, başka zamanda nasip olur.

Hem umudumu kaybetmeyeyim, belki daha hafif, kolaycacık kuruyan haşamalar yaparlar da onları atarız çantamıza. Amaan, Allah bize en güzel yerlerde en güzel şekilde yüzmeyi nasip etsin, Allah büyük, biz de büyük düşünelim.

Şöyle tiril tiril ve kırışmayan kumaştan iki tunik işimi görür bence, tüm seyahat boyunca. Hani yıkayınca da hemen kurusun. Üşürsen üstüne bir şey giyebilesin. İçine de tshirt giyebilesin.

Ayakkabı konusunda yürüyüş ayakkabıları hafif zaten, onları çantana koyacaksın. Sandaletlerle yola çıkacaksın. Üşüdükçe çorap giyeceksin.

Asıl ne dicem size, dün mango’dan bir elbise aldım. Böyle şifon, mavili, upuzun. Astarı da penye. Üzerine kot ceket giyip akşamları sahilde yürümelik. Onu böyle atarım çantaya oh, hem serin, hem de kendini güzel hissediyorsun.

Kendini güzel hissetmen önemli. Biz Bosna’da kendimizi güzel hissedelim diye, “made in Turkey” başörtüler almış kızız şunun şurasında. Bir şifon elbiseyi mi taşıyamayacağız?

Ayrıca İngiltere’de ben akşamları çok üşümüştüm, o yüzden bir tane sıcak tutan taytı da eksik etmemeyi düşünüyorum. Pantolunun altından giyiveririz.

Böyle işte, şimdilik listelere göz atıyorum, nerede nasıl ucuza seyahat edilir, onları araştırıyorum. Allah bizlere hayırlı seyahatler nasip etsin, yollarda hep güzel insanlarla karşılaştırsın. Ufkumuzu açsın, rahmetini üzerimizden eksik etmesin. Ha bir de, Allah bizlere güzel yol arkadaşları nasip etsin.

Amin.

Avrupa için bir yol arkadaşım henüz yok. Henüz.



26 Ocak 2016 Salı

10.gün – bir yemek hikayesi

Böyle sofra başındayız, arkadaşlarla. Lezzetli mi lezzetli bir yemek yiyoruz. O kadar lezzetli ki, bir lokma alıyoruz, uff ne harika ya diyoruz, tadına varıyoruz. Sonra lafa dalıyoruz. Ne kadar lezzetli olduğunu unutup, bir lokma daha alıyoruz, uff..

Bir yandan bebek arabasında bebek var, onun da ağzına bir lokma koyuyoruz. Kimimiz yoğurdumuzdan bir kaşık veriyor, hanimiş teyzenin gülü? Ne de güzel yoğurt yermiş benim yiğenim, oyy bir tanesi.

Sonra devam ediyoruz, valla ben senin o yönünü hep takdir etmişimdir, hep kendime örnek almışımdır cicim, bence en iyisini yapmışsın.

Annesi oradan özenle soğutulmuş çorbadan bir kaşık veriyor, pardon ben bir tane sıcak su alabilir miyim? Yok, kaynar değil, dışarıdan olsun. Oda sıcaklığında.

Sonra yemekler bitiyor, salataların suyuna ekmek banılıyor, kaşıklar tabakların üzerlerine konuluyor. Ellerinize sağlık, teşekkür ederiz. Ay çok iyi olur, benimki açık olsun, benimki de. Benimki normal olsun, benimki de.

Tatlı yer miyiz bakışları atılıyor, ben yerim, ben bir taneyi bitiremem, o zaman biz paylaşalım. Ayy, ayva tatlısı varmış, siz ne yiyeceksiniz?

Tatlılar yeniliyor, çaylar içiliyor, laf lafı açıyor, saatin kaç olduğunu bilinmiyor, ben bir çay daha alabilir miyim?

Sonra yavaştan ayaklanılıyor, durun bende bozuk var, bende bütün var. Ben veriyim, siz bana verin. Şunlar bahşiş olsun.

Dışarı çıkılıyor. Hava çok güzel, biraz yürüyelim mi?

Sonra komik anılar anlatılıyor, duruluyor, arkadaşın kolu tutuluyor, kahkahalar koyveriliyor, hatta yaya trafiği aksatılıyor, ay pardon teyzecim, buyurun buyurun.


25 Ocak 2016 Pazartesi

9.gün - evlerinin önü yonca

Karman çorman bir günün sonunda, bir acayip mekanda otururken, masa başında bir ton güzel konu konuşulduktan sonra arka fonda çalan müzik dikkatimi çekti: "Evlerinin önü yonca"

Bir gün daha ne kadar güzel olabilir ki?

Tamam tüm gün güzel değildi, hatta ben o türküyü farkettiğimde sinirlerim kaşlarım çatık çatıktı ama bunları buraya yazmayacağım. Güzelleri yazalım, güzelleri hatırlayalım değil mi?

Asıl o türküden daha da güzeli bence dağılırken herkesin "evlerinin önü yonca çaldı, farkettiniz mi?"  demesiydi. Ondan önce de ara ara güzel şarkılar çaldı ama evlerinin önü yonca'nın çaldıkları kayıt da çok güzeldi.


Bu arada daha demin "sofra başında" diyecektim, baktım olmadı, "masa başında" dedim. Bir masa ile sofrayı ayıran nedir? Sofra sanki sadece evde, misafirlikte falan olur değil mi? Bir kafede, bir lokantada sofra olmaz, orada masa olur. Sofra olması için ayakkabıların çıkarılmış, tertemiz bir evde olmak gerekiyor sanki. Hatta benim zihnimdeki sofrada bağdaş kurulup oturulmuş, sofra bezinin kenalarlı kucaklara çekilmiş, bir sini etrafında yemek yiyen aile geliyor. Bir yandan muhabbet ediyorlar vs. Yıllardır öyle yemek yemediğim halde. Çocukken yerdik ama onda da muhabbet etmezdik, babam televizyon seyrederdi, haber. Biz sesimizi çıkartacak olsak "Haber dinliyoruz burada" "bi dakika" "şşş" falan denirdi. Ne acı değil mi? Neyse konumuz bu değil şimdi. Konumuz neydi ya? Gün içinde rastladaığımız müzikler olsun konu. Olsun mu? Oldu bil.

Rastladığımız müzikler demişken, Greenwich'te dolanıyorum bir gün. Aa şu tarafa da gideyim, o bina ne ki acaba? diyordum. Music college miymiş artık neyse, böyle binanın etrafında dolaşırken hep şey yapanları duydum. Sabahtan beri hatırlamaya çalışıyorum, ne deniyor onlara? Prova yapanları mı? prova da değil tam, Çocuk daha güzel çalmak için çaba gösteriyor. Alıştırma yapmak gibi, egzersiz yapmak gibi. Mevzu bahis müzik olunca o etüt çalışmalarına ne deniyor?

Neyse.

Ben sevdiğim arkadaşlarıma dua ederken, Allah'ım en güzel nağmelerle karşılaşsınlar diye dua ederim. Mesela sen sokakta yürüyor olacaksın, o sırada bir evin önünden geçiyorsun, pencere açık, bir anne çocuğuna ninni söylüyor. Ya da tarlanın kenarından geçiyordun, birisi dertli dertli türkü söylüyor. Bir okulun yanından geçiyorsun, sınıfça koro söylüyorlar. Bence dünyanın en güzel şeylerinden biri.

Allah bizleri güzel sofralarla, güzel müziklerle karşılaştırsın.

Amin.

24 Ocak 2016 Pazar

8. gün - yine yeniden doktoraya başvurmama kararı

Allah’ım yine İsam’dayım ve yine doktoraya başvurmama kararı aldım. Bu kararı almadan önce genellikle şunları diyorum:
·         Bir makaleye, kitaba, bildiriye, ne biliyim bir cv’ye rastlıyorum ve “Allah’ım hiçbir zaman bunlar kadar mükemmel olamayacağım.”
·         Yapmam gereken 2 saatlik işi bile çok fazla erteleyip, günleri haftaları çok stresli geçirdiğim için “Allah’ım ben en az dört yıllık bir stresle yaşayamam.”
·         Bir doktora tezinin kaynakçasını okuyup da kitapları hiç sevmemişsem ya da listenin uzunluğundan gözüm korkmuşsa: “Allah’ım ben onca sıkıcı kitabı nasıl okurum? Okusam da nasıl anlarım?”
Bütün bunlar bir yana, o uzun süreç benim için korkutucu. Ama böyle kısa süreli görevler vereceksin. O yüzden bence “ders dönemi” ya da okuma grupları dünyanın en güzel şeyi. Neyden sorumlu olduğun belli, ne zamana kadar okuman gerektiği belli. Sonra üzerinde tartışıyorsun falan, misler gibi. Ama tez öyle mi? Sen kalıyorsun o kitaplarla baş başa. Kim bilir nerede senin işine yarayacak süper kitaplar var, sen gözden kaçırıyorsun, falan. Uf.

Bugün yine, ben gerçekten yüksek lisansı bitireyim de sonra doktoraya başvurmayayım. En iyisi gelip burada felsefeye devam edeyim. Belki oradan edebiyata geçerim, sonra edebiyat öğretmeni olurum, falan diye düşündüm. Hey Allah’ım. Bundan önce buralara yakın bir yerlere tayinim olması gerekiyor. Bütün bunların yanında da hala öğretmenliği kendime ayak bağı olarak görüyorum.

Hâlbuki bak Merve, sen böyle uzun süreçlerin insanı değilmişsin, belli. Doktoraya da başvurmayacağım diyorsun, iyi hoş. Sen neden “ben öğretmen olacağım” diyip de bir rahatlamıyorsun, o zihnindeki mükemmel öğretmen olmuyorsun? Öğrencilerinle her ay geziler yapan falan.
Şimdi birileri çıkıp, ama sen zaten çok iyi öğretmensin falan diyecek. Bi gidin Allah aşkına, ben daha iyisi olabileceğimi biliyorum. Evet, gezi yapıyorum ama bence yeterli değil. Evet sınıflarda etkinlikler vs. yapıyorum ama bence yeterli değil. Daha çok ilgilenebilirim efendiler. Bunların ben farkındayım.

Bir de Allah aşkına ben bunları düşünmeme kararı almıştım ama işte zihnimde dönüp duruyor. Bir de şuan aldığım hiçbir karar bugünümü etkilemeyecek ama yine de “doktoraya başvurmayacağım” dediğimde bir rahatlıyorum. Yoksa “yüksek lisansı bir an önce bitirip doktoraya başvurmalıyım” diye stres oluyorum.
Ya bir de bi şey dicem, şu akademinin projeler kısmında olması çok güzel, bir araya gelip bir şeyler yapmalar, birilerini çağırmalar, ekip oluşturup beyin fırtınaları yapmak falan, enfes hakikaten. Bir tez yazması kötü bence.

O yüzden yok mu şöyle bir üniversitenin araştırma merkezinde memur olma işi? Ben o görüşmeleri yapan kişi olayım, insanları davet edeyim, ağırlayayım, toplantılara katılayım ama tez yazmayayım ya. Bir de üstüne bana para versinler? Ne dersiniz? Bence çok hoş fikir.

Tam da bu sırada aynı reklamlardaki gibi “aradığını iş burada!” diye birisi çıkıp gelse, ne süper olur değil mi?
Bayılırsın, güle güle. Bayılırsın, güle güle.

Allah sizi inandırsın, tam da o sırada şarkıda öyle söyledi, Yaprak Sayar, Hoş Yaratmış Bari Ezel şarkısında. Ne güzel denk geldi değil mi?

İşte hayat böyle şeylerle güzel.

Mesela birazdan abdest alıp namaz kılacağım, sonra da yemeğe gideyim diyorum, tam da o sırada Beyza’yla falan karşılaşsam süper olur değil mi? Kebapçıda yalnız yemek yemek hiç hoş olmuyor, bu bir. İkincisi ortamda ikinci dereceden tanıkların olması ve senin orada tek başına oturuyor olman da hiç hoş olmuyor. Üçüncü dereceden olsa, bir şey değil, zaten belli ki aynı masada oturmican ama ikinci dereceden şimdi sen orada tek oturuyorsun, ama bir yandan görüyorsun. Böyle şey izlenimi vermek hoş değil: Ben burada inatla oturup tek başıma yiyeceğim yemeğimi, sosyal olmak şuan en son istediğim şey.

Yok öyle bir şey.

23 Ocak 2016 Cumartesi

7. gün - tezi instagrama yazsak?

Bir insan her gün yazacak ne bulur ki?

Öyle deme Merve, instagram’da her gün yazıyorsun onca şey, çatır çatır. 500 küsur gönderin var. Onları deden mi yazdı? Hayır yani resimlerin de bir şeye benzemiyor ama altında yazdıkça yazıyorsun. Onları worde aktar, kelime hesabı yap bakalım kaç kelime varmış? Asıl sen onları word’e aktar, iki yana yasla, satır aralığını 1,5 yap, 12 punto, times new roman. Vay anasını! Doktora tezi mi olmuş? Boru değil, 500 gönderi.

Bir de instagramı, instagram gibi kullanmadığın, resimden çok yazıya önem verdiğin için cicim, aldı başını gitti yani. Sırf İsveç’te paylaştıkların tezin giriş kısmını oluşturmuştu bile. O tezi niçin yazdın? Aklında ne soru vardı? Hangi sorunun peşinden gittin? Yaparken hangi yöntemleri kullandın? Sınırlılıkların neler? Ohoo çoktan olmuştu bunlar.

Ama işte onları yazmak öyle kolay değil. Yazmak sancılı bir süreç. Böyle laflara da sinir oluyorum ama bildiğin karın ağrısı. Mesela ben şimdi bizim yapacağımız atölye için nedir ne değildir, ne murat ediyoruz falan bir yazı yazmam lazım. Allah’ım ölüyorum. Karnımın ağrısı burnuma kadar geliyor. Bu benzetmeyle şunu demek istedim: Öyle saçma salak stres yapıyorum ki, karnım mı ağrıyor, burnum mu sızlıyor bilemiyor.

Keşke mesela öyle sıkıcı rapor yazmak yerine, insanlara instagram linki göndersek ve işe yarasa. Bir resim olsa altında da şunlar yazsa:

Ay kızlar biliyor muşunuz ne oldu? Biz şey yapalım dedik, bir bilmem ne atölyesi oluşturalım. Buna da en fazla 8-9 kişi çağıralım. Bir gün boyunca insanlar bize sunum yapsınlar. Atölyeyi de şurada yapalım. Gelecek adamların listesini çıkaralım bir an önce. Yapılan tezlere, yazılan makalelere, kitaplara vs. bakalım. Twitter, acedemia vs akademiklerin kullandığı sosyal medyalara bakalım. Bu işle kimler ilgileniyor bir liste çıkaralım. Sonra tek tek haber edelim onlara. Bize bir özet göndersinler. Sonra onları gelsinler anlatsınlar, tam metin göndersinler. Onları basalım. Oh, mis gibi şahane olsun.
Gelen ekipte de sosyologlar, mimarlar, şehir planlamacıları, psikologlar falan olsun. Voltranı oluşturalım. Selena’yı çağıralım?

Sonra o kitapçığı herkeslere gönderelim, eşe dosta haber salalım. Bakın bakın biz ne bulduk, diyelim. Sonra şunları şunları yapalım mı? Ne dersiniz? Diyelim. Onlar da, ay şahane olur valla! Desinler.

Mümkünse onlar bana benzemesinler, noktalama işaretlerini düzgün kullansınlar. Tırnak işareti içine almıyorlarsa virgülle işi kurtarabilirler miymiş bir araştırsınlar. Soru işareti nereye koymaları gerek, bir bakıversinler. Ne biliyim, gerekli yerde italik kullansınlar. Mesela daha demin gerekli değildi.
Mesela bir instagram hesabımız olsa, her gün düzenli veriler girsek oraya. İstediğimiz kıvama geldiği zaman tez jürimizi toplasak, sunsak onlara. Bakıın, biz ne yaptık, ne desek. Ama tabi onların işini kolaylaştırmak için tagler, hastagler falan kullansak. Gerekli linkleri versek.

Bak gazeteci falan olsan yaparsın da bunu –belki- akedemide sökmüyor. İlla bir şey olmak zorunda değilsin ama bir instagram hesabıyla da çok güzel şeyler yapabilirsin değil mi?

O değil de, size ne söylicem. Bir kere biz İlem’de edebiyat dersinde “edebiyat nedir?” “neye edebiyat ürünü diyebiliriz?” falan diyorduk. Sonra hoca şey demişti, bir kadın 9 tane falan farklı twitter hesabı açarak bir hikaye yazmış. Yani 9 hesap da tamamen fiction. Onların hepsini birbiriyle konuşturmuş falan. Süper değil mi? Bu edebiyat değildir de nedir?

Yazının bütünlüğünden ziyade benim yazmam önemli, o yüzden daldan dala atlıyorum.
Şimdi baksan o kadına sağdan soldan şey diyorlardır: elinde telefon, çat çat çat çat ne yazıyor öyle, yaptığı da bir şeye benzese! Yahu o kadının yaptığının Tolstoy’un yaptığından farkı yok.

Ouuu fena benzettim ama.

Bu arada, instagramda bir yerlerde yazmıştım, buraya da yazayım. Bence bir insanın “yazar” olarak anılması çok güzel bir şey. Ünlü, meşhur falan öyle değil. İnsanın zihninde direk “sakin bir hayat geçirmiş insan” canlanıyor. Tam tersi olsa bile öyle. Mesela Tolstoy kumar borcunu ödemek için “Kumarbaz”ı oturup bir gecede yazmadı mı? Pek sakin bir hayata benzemiyor.

Tolstoy’du di mi o? Kumarbaz’dı di mi o roman?




22 Ocak 2016 Cuma

6. gün - "bir ara yaparım"

Allah sizi inandırsın, bir işi yapacaksam onu o kadar fazla ertelerim ki. Bu iş ödev yapmak da olabilir, yer silmek de olabilir, oda toplamak da olabilir, telefon açmak da olabilir, sms göndermek de olabilir.

Odama gelip de çalışma masamı incelediğinizde bütün düzenimin "ertelemek" üzerine kurulu olduğunu görürsünüz. Örneğin sol tarafta "bir ara incelemek" üzere duran makaleler, onların üzeride "müsait bir vakitte" okunması gereken kitaplar, altını çizdiğim ve internetten "bir ara" araştırmam gereken dergi yazıları vesaire durur. Tam karşımda, duvarda, telefon açmam gereken yerler yazar, onun yanında bilgisayardan kontrol etmem gereken yazılar asılıdır. Masanın sağ tarafında ise pek çok post-it vardır. Üzerlerinde kitap isimleri, makale isimleri, şarkı sözleri, film adları vs. vardır. Onları google'lamayı o kadar fazla ertelemişimdir ki, artık neyi niçin not aldığımı bile unutmuşumdur.

Telefonuma baktığınızda da screenshot klasöründe bir ton resim vardır. Bir ara bilgisayarın başına geçeyim de araştırayım onları diye dururlar. Hakikaten bir ara araştırırım da onları. Ama bazen iş işten çoktan geçmiş olur. Mesela bir konseri kaçırmışımdır, bir dersi kaçırmışımdır, ohoo..

He bu arada bilgisayarın başına geçip de onları araştırdığım zaman da muhtemelen başka bir şey yapmayı erteliyorumdur. Örneğin yetiştirmem gereken bir rapor, bir yazı, bir mail vardır ve ben onu yapmamak için kendimce türlü bahaneler bulup, önce eskiden kalan işleri bitiririm, hani o "bir ara bakayım" dediklerimin hepsini yapmaya çalışırım.

Bir de bunca şeyi ertelerken, erteleme işini çok düzenli bir şekilde yaptığım için kendimi maharetli addederim. Örneğin en kıytırık şeyi bile not alırım. Bir kağıda "incele" yazar, kitabın üzerine özenle yapıştırırım, falan. Yahu onca uğraşana kadar incele gitsin, değil mi?

Belki bir çare olur da, her gün oturup ertelemeden yazı yazmaya alışırım dedim, işte şuanda da yaptığım 20 dakikalık yazı yazma işine başladım. Sonuç: başarılı ama tam da değil. Şöyle ki, mesela bu cuma gününün yazısı, ben akşam saat 6'dan beri "yazayım da bitsin" diyorum. Saat şuan kaç biliyor musunuz? 01.55. Yani teknik olarak artık cumartesi. Gönderinin saatiyle oynamak zorunda kaldım o yüzden. Dünde yapmıştım ama dün saat 12 olmadan yazıya başlamıştım. Başladığın değil de bitirdiğin saatte yayınlıyormuş, o yüzden yine saati değiştirmek zorunda kalmıştım.

Neyse, erteleme konusuna geri dönersek, odamda ve telefonumda görülen erteleme emareleri bilgisayarımda da mevcut. Allah'tan arada bir bilgisayarıma format falan atılıyor da, o ertelediklerimin hepsi yok oluyor. "Bir ara incelersin" klasörlerindeki tezlerin, makalelerin yükünden kurtulmuş oluyorum.

Dün yine ben bir hesabımın şifresini unuttuğum için bilgisayardaki bütün veriler kayboldu. -üzülmeyin hemen, ben zaten kopyalamıştım- ama chromedaki o yer bildirimleri ben otomatik kaydoluyor sanıyordum, kaydolmamış, kaybolmuş. Orada benim incelemeyi ertelediğim pek çok link vardı. Neyse artık nasip değilmiş.

Nasip değilmiş diye de ne güzel yırtıyorum değil mi?

Ay bi de facebook hesabım var tabiiki de. "Saved" bir ton dosya var. Bir ara oturup bilgisayardan rahat rahat incelerim diye. Ya da mesela bir fotoğraf görmüşüm, onun fotoğrafçısını merak etmişim ama telefondan araştırmaya üşenmişim, falan.

Buarada tarihe not düşeyim: Bu akşam oturdum bir güzel notlarımı tasnifledim, klasörledim vs. Şuanda şu klasörler var: Dünya Tarihi, Sosyoloji ders notları, Edebiyat, İlahiyat, Musiki&Mahremiyet&Aile Dostu Kent

Tabii bunları dosyalarken bir ton duygulanma, bir ton "ayy ne güzel dersti yaa" "conum" demeler... Allah bizlere öyle nice güzel dersler nasip etsin ya.

Buarada yaşlılığa dair hiçbir not yok elimde inanabiliyor musunuz? Nasıl atmışım ben onları ya, nasıl? Acaba hiç elle not almadım mı? Hepsini bilgisayarda mı almışım? Hiç bana göre değil ama olabilir de. Benim görevlerimin hepsi pc. başındaydı çünkü.

Transkriptlerin çıktısı olurdu en azından, bu işte bi iş var. Neyse bi yerden çıkar. Ya da dur dur, "bir ara bakarım"

Bu yazı içime sinmedi ama dursun şurada bir yerde. 20 dakika yazdık mı? Yazdık işte. Mission completed. 

21 Ocak 2016 Perşembe

duvar

Birilerinin evleri barkları başlarına yıkılıyor, yerlerinden yurtlarından ediliyorlar. Sonra birileri gidip onların fotoğraflarını çekiyor. Müzelerde duvarlara asılıyor. Biz gidiyoruz, bakıyoruz, üzülüyoruz. "Aa, vah vah yazık olmuş, ne dramlar var." diyoruz.
Ulan aynı şehirde yaşıyoruz be, aynı!

Böyle çok pis dokunuyor o bana. Haberimiz bile olmuyor ya. Çünkü onlar çok uzakta. Hemen yanımızda olsa bile çok uzakta. Mesela cumartesileri Vefa'ya gittiğimizde bize hiç uzak değiller ama öyle güzel örüyoruz ki duvarları, öyle güzel üst üste koyuyoruz ki tuğlaları...

Tak, tak, tak, tak. 

Ama kimin gerçekten ihtiyacı var bilemeyiz ki? 

Duvar diz boyu oldu. 

Devlet onlara yardım ediyordur, ben güveniyorum devletimize.

Duvar şu kadar oldu.

Vakıflar var, STK'lar var, onlar ilgilensin. 

Pardon, duvar çok yükseldi, göremiyorum. 

Ayol onlar da gelmeselerdi buralara. Biz kendi karnımızı zor doyuruyoruz. 

Ay sesinizi de duyamıyorum artık. Şu duvarda bir delik var mi?

5. gün - istanbul modern

Bugün İstanbul Modern'e gittim de, ilk defa. evet ilk defa gittim ne var yani? Allah Allah sebeplerim var bir kere.

Sebeplerimi anlatayım önce.

Ben herhalde lisede falanım o zaman. O binayı gördükçe sinir oluyordum. Sen müze yapmışsın, sanattan anlaman lazım, o ne biçim soğuk bir mimaridir öyle? Denizden geçerken herkes o soğuk salak binayı görmek zorunda kalıyor diye epey gıcık olmuştum kendisine. Sonra bir kere de akşam Kübra'yla gitmiştik de bir sergi paralı ve pahalı diye girmemiştik. Sonra ben yıllarca ücretsiz günde gelirim ya, demiştim, işte anca bugün gidebildim.

Neyse, aynı Londra'daki Tate Modern gibi :) Çok sevindim yani böyle müzelerin ülkemde çoğalmasını bilmem ne...

Geçiyorum o öğretmen konuşmalarını.

Böyle bir yerde tüylerden bir kapı yapmışlar, geçiyorsun içeri, ay uzay gibi! Sanki dünyanın etrafında uzayda salınıyorsun. O sonsuzluk hissi müthiş. Böyle zaman/mekan kavramlarını sorguluyorsun, harika!

Haftaya perşembe yolum düşerse sabah erkenden gidip o odada rahat rahat vakit geçirmek isterim ya.
 
He bu arada sunu da not edeyim, vestiyerden montumu alırken adama namaz kılabileceğim bir yer var mı, diye sordum. Şunu dedi: "Maalesef yok. Geçen gün de sosyetik bir bayan geldi, sordu, olmadığını öğrenince ortalığı ayağa kaldırdı, sonra dilekçe yazdı. Bence siz de yazın. Epey de sosyetik bir kadındı he." Kadının sosyetik olmasını iki kere vurguladı adam. Güleceğim, gülemiyorum.

Çıkınca da yakınlarda en az iki cami olduğunu falan düşündüm ama mimariler o kadar farklı, mekanlar birbirinden o kadar ayrı ki, ben o müzenin atmosferinden çıkıp, uzaklaşıp, sonra geri gelmem yani. Ben müzede kılmak isterim namazımı. Sonra düşündüm öyle bir mekana nasıl bir mescit olur? Var ya o evrenin sonsuzluğunu hissettiren oda gibi yapsalar, uff... Ama kesin kıblenin çapraz olduğu, halıfleks serili, böyle duvarına kalemle KIBLE yazılmış bir oda olur. Kenarda katlanmış seccadeler ve çıkarıp atılmış etekler var.

"Buyurun, buyurun ben çıkıyorum zaten. Hem siz böyle geçin ki sonra gelenler rahat kılsın."

19 Ocak 2016 Salı

3. gün - okumasanız da olur.


Bu resmi bu akşam üniversitede Temel Araştırma Eğitimi'nde, 205 nolu odada çektim. Biraz inceleyelim mi? Ne dersiniz?
Defterden başlayalım, tam olarak kim getirdi, nereden geldi bilmiyorum ama o defter THY'nin. İlk sayfasını açar açmaz "widen your world" yazısı çıkıyor karşınıza. Her seferinde amin diyorum. Adamlar çok iyi slogan bulmuşlar bence. Süper fikir.

Defterin muhtevasına gelince, genelde BİSAV'da gittiğim derslerin notları var. Yunus Uğur'un Şehircilik notları o defterde mesela.

Üzerindeki kalemi ben 2013'te İngiltere'deyken almıştım. Aynısının laciverti de var. Kalemini seviyorum, dokusunu, kalınlığını, rengini vs ama yazarken kalemi çok dik tutup yazmak gerekiyor. Ben de tam olarak nasıl tutunca o kalemle güzel yazacağımı kestiremedim açıkçası, o yüzden sabah çantama her koyduğumda bir düşünürüm. Yazım okunaklı olacak mı acaba? İşte böyle ufak şeylerden bile kaygılanabilen bir insan.

Hemen analiz yap Merve, hemen teşhis koy.

Neyse, sağdaki görmüş olduğunuz teneke kutuda kuruyemiş kutum benim. Tamam bazen içine çikolata da koyuyorum ama içinde genelde fındık oluyor. Bugün ise kuruüzüm ve leblebi vardı. Hatta kutunun soluna doğru baktığınızda gördüğünüz silgi tozuna benzer şeyler ise kuruüzüm sapları. Kuruüzümler de güzel hakikaten, doğal falan herhalde. Leblebi de fena değil ama bir Çorum leblebisi değil tabi.

Sol tarafta da sınav kağıtları var, yanımda Fatma oturuyordu, onun herhalde. Onun dediğim, hocanın kağıtlarıdır o da işte getirmiştir bir şey için. Aman banane ya.

Sağ tarafta da yanımda oturan kızın telefonu gözüküyor.

Bunların hepsi çok gereksiz oldu ama napiyim, 20 dakika boyunca yazı yazıcam diye söz verdim diye yazdım. Şuanda başım deli gibi ağırıyor ama bir gün aksatırsam her gün aksatırım diye geldim yazıyorum bunları.

Bir de gün boyu düşünüyorum, ne yazsam diye. sonuç? sıfır. İnstagrama eklediğim resimlerin altındaki yazılar daha güzel oluyor, onda bir zorunluluk olmadığı için belki de. Bilemiyorum ki.

Herhalde bundan sonra sabahları kalkıp erkenden yazıp sonra güne başlaycağım, akşama bırakınca insan stres oluyor. Yatsıyı erken kılınca yaşanan rahatlama hissi gibi olur bence, eğer sabahları yazarsam. güzel olur bence.

Hem o zaman 20 dakikayı aşması falan da zormalaz bence. ortaya güzel bir şeyler çıkabilir.

ya bunu yazarken arada facebook'a baktım ama lütfen sayılmasın o, 20 dakikayı doldu farzedelim ve bu zulm burda bitsin he? sağolun. öpüyorum.

facebook'a bakmasam çoktan bitmişti zaten. teknik olarak bitti yani.

18 Ocak 2016 Pazartesi

2. gün - Mehmmet Melih

hay Allah, tesadüf de bu ya, 20 dakikalık yazı yazmamdaki 2. gün Mehmet Melih'in doğumgünü. Bugün Mehmet Melih tam 1 yaşında oldu. Size Mehmet Melih'i anlatayım ister misiniz?

Mehmet Melih, tatlı mı tatlı, yumuk yumuk, böyle bacaklarını gördüğünüz zaman yoğurma ihtiyacı duyacağınız bir çocuk. Gözleri kapkara, boncuk gibi. Saçları ipek gibi, böyle kestane mi denir o renge bilemiyorum. Dişleri var şuanda, dört tane, iki altta iki üstte. Güldükçe gözüküyorlar. Bir de üstteki iki kişinden biri diğerinden daha uzun, insanın gördükçe gülesi geliyor.

Dişlerden devam edip de yazının seyrini bambaşka yerlere çekelim mi? Ne dersiniz? 

O dişler belli ki büyüyecek, annesinden aldığı sütlerle, yedikleri mamalarla güçlenecek. Başka başka dişleri de çıkacak. Bu sırada Mehmet Melih çok çikolata yemek istediğinde annesi "çok yeme bak dişlerin çürür sonra" diyecek. Böylece Mehmet Melih dişlerin çürüyebilen bir şey olduğunu anlayacak. Acaba  çürümeyi zihninde nasıl canlandıracak? Annesi masanın üzerinde elmaların çürüdüğünden bahsetmişti. Elmayla olabilen bir şeyse, acaba annesi elmalı kurabiye yapmıştı, onun dişleri de kurabiye mi olacaktı? Kurabiye fikri güzeldi ama dişleri olmasa kurabiyeyi nasıl yerdi? Ay annesi de ne güzel elmalı kurabiye yapardı, dişleri en iyisi çürümesin de nam nam nam kurabiyeyi yesin değil mi?

Konuyu şimdi de elmalı kurabiyeye getirelim mi?

Elmalı kurabiye demişken, Mehmet Melih'in annesi çok güzel yapardı. Böyle iç harcını özenle hazırlar, hamuru özenle açar, keser, iç harcını koyar, kıvırır, tepsiye dizer falan, görmeniz lazım. O kadar güzel, özenli yapar ki onu, siz anlarsınız ne kadar özenli bir kız olduğu. Sonra fırına verir onu, kokusu yayılır etrafa, Mehmet Melih şaşkın şaşkın bakar etrafa, bu koku nereden geliyor diye. Ah nice sonra annnesi fırından çıkartır onları, üzerlerine pudra şekerlerini döker. İşte Mehmet Melih'in masalı da orada başlar.

Bakalım şimdi hangi diyarlara gideceğiz?

Pufuduk mu pufuduk, yumaşık bir kurabiye varmış. Hem yumuşak, hem de sıcacıkmış. Sanki sahile yazın güneş vurmuş da, kumsal ısınmış, akşam serini bu arada, o yüzden kumsalın sıcaklığı hoşuna gidiyor, yakmıyor yani. İşte öyle sıcak bir kurabiyenin içi elmalarla cevizlerle doluymuş. Sanki elmalar ve cevizler sonbaharda uyuyakalmış bir çocuk da annesi üzerine battaniye örtüvermiş hamurdan, sarılıvermiş ona, dolanmış böyle. Oh, bir de üzerlerine Mehmet Melih'in annesi pudra şekeri serpmiş, böyle kışın usul usul kar yağar ya hani, masallardaki gibi. Ah, sonra annesinin eline verdiği kurabiyeden bir ısırık almış Mehmet Melih, içinde kuşlar cıvıldamaya, çiçekler açmaya başlamış, bahar gibi.

yaz'dan başlayıp sırayla dört mevsimden bahsettim ama anlaşılıyor mu?

Asıl annesi kurabiyenin üzerine pudra şekerini dökerken Mehmet Melih ona bakıp hayaller kursun istedim ama onu yapamadım. O da zihnimizin bir köşesinde kalsın. Böyle Melih yerde oturmuş, başını kaldırmış yukarılara bakıyor, annesi pudra şekeri döküyor böyle tel süzgeçten.

17 Ocak 2016 Pazar

1. gün - "Her gün 20 dakika boyunca yazacağım"

Başla!

Bugün itibariyle her gün kesintisiz 20 dakika yazma kararı aldım. Saat şuan 16:28.  Kaç gün devam edebilirim bilmiyorum, ama hoşuma gideceği kesin.

Yarın da sıkı bir diyete başlıyorum, unutmazsam. Ay unutmam inşallah. Akşamdan hazırlayayım her şeyi. He bu arada, sıkı dediysem, benim yaptığım diyet ne kadar sıkı olabilirse o kadar sıkı. Mesela 4 köfte mi yazıyor? "Amaan köfte zararlı değil ya, 6 tane de yesem olur." Böyle bir diyet. Ama sıkı olduğum bazı kurallar var tabi, beyaz un ve şeker olmayacak bebeğim. Lütfen Merve, şekersiz yapabileceğine inanıyorum. Belki arada bir sütlü tatlılar.


Neyse ya, napcağnız bunları? Siz bir şey yapmayacaksınız ama ben ileride bakıp "vay be, yine diyete başlamışım" falan dicem. Belki ileride bakarım diye yazayım madem buraya: En son bir kaç hafta önce tartıldım, 80 kiloydum. Normalde prensibimdir 80'i görmemek için 79'dan sonra tartılmam ama bu sefer hiç farketmedim. Nasıl oldu da buralara kadar geldim bilmiyorum. İlk başlarda kilo hiç umrumda değildi, önemli olan sağlıklı olmamdı ama işte kıyafetler güzel durmamaya başlayınca kötü oldu. Bir de buraya not düşeyim, beş yıldır falan görüşmediğim bir arkadaş bana "Merve sen çok zayıflamışsın, hastalıktan falan mı?" dediğinden beri ben baya cips ve kola yedim. Onun etkisini göz ardı edemem. Eve gelirken a101'den sade ruffles alıp odamda yiyorum ya. Bir de çocuklar görmesin diye sağa sola saklıyorum. Sormayın gitsin ya.

Allah'ım ne sıkıcı muhabbetim varmış benim. Bu arada 20 dakika dedim diye, bir acele ediyorum, sormayın gitsin. Böyle parmaklarım birbirine karışıyor. Sanki hoca kağıdı elimden alıcak da ben yetiştirmeye çalışıyorum gibi.

Öğrencilere ara ara yazdırıyorum böyle, kağıdı kalemi alın elinize, yazın! diyorum. Onlara demesi kolay tabi de, böyle insanın kendi kendine demesi zor.

Bir kere onlara şey demiştim "bana mutlu bir anınızı anlatın." Sonra kendime yapayım dedim, ulan ne zormuş. Böyle yüzüm falan kızardı. Bi afakanlar bastı. Ya biri görürse ben ne yapıyorum diye endişelendim. Ulan neyine endişeleniyorum? yazı yazıyorum. Ama işte biri gelip de ne yazıyorsun derse?

O yazma tecrübesinde beni en çok şaşırtan şey de o olmuştu. Ya biri gelip de yazdıklarıma bakarsa? E bakarsa baksın, ne olacak? Her gün instagrama onca şey yazıyorum ve birileri onlara bakıyor. Ne olmuş? Ama böyle kağıtla kalemle yazınca başka oluyor sanki. Ondan tedirgin olmuştum. Bir word dosyasına yazsam aynı derecede tedirgin olmazdım.

Bu da garip bir şey değil mi? Belki kendi düşüncelerimizi artık sanal ortamda daha çok yazdığımız için, kağıt kalemle yazmak daha garip geliyordur. Zaten okulda falan uzun uzun yazıyorsam böyle hep önümde bilgisayar olsun istemişimdir. Ama eğer aklımdan bir şeyler yazıyorsam, bir taslak oluşturuyorsam o zaman da kağıt kalem olsun isterim. Mesela bir konu hakkında yazacağım, brainstorming yapıyorsam o zaman mutlaka kağıt kalemle yapmak isterim. Bilgisayar'da olmuyor o iş.

Ne kadar ilginç değil mi? Birde annemizin, ananemizin hiç bilgisayarda yazı yazmadığını düşünürsek, ya da bizim kadar fazla yazı yazmadığını. Hani bir de bu yazma  işi cehaletle bilgiyle alakalı da değil, ananem beni kaça katlar? Ama o zamanlar işte sözlü kültür hakim. Şimdi en tırt insan bile ömrü hayatında ne kadar çok yazı yazıyor değil mi?

Yazı demişken, ben öğrencilere her hafta yazı ödevi versem ne şahane olur ya? Hep böyle hayallerini falan yazdırıyorum ya. Her hafta bir konu hakkında yazmalarını istesem. Mesela bir hafta hayvan sevgisi, bir hafta ağaç sevgisi falan. Böyle diyince de çok tırt oluyor. Aslında şöyle düşünmelerini gerektircek bir şeyler yazdırmak gerekir? Televizyon izlemek faydalı mıdır, zararlı mıdır? Gerekçeleriyle birlikte anlatınız. Ödevler faydalı mıdır, zararlı mıdır? Asıl biraz da temel dini bilgilerle bağlantılandırabilsem süper olacak. Çünkü çocuklar abdest almayı, namaz kılmayı öğretmem gerekiyor, geri kalıyorum böyle. Hoş olmuyor.

Bir insana nasıl namaz kılması gerekitğini anlatmak kolay da, neden namaz kılması gerektiğini anlatmak zor. Evet, Allah emrediyor. Evet, her müslümana farz. Ama işte onun oturması falan. Öyle ders gibi olmuyor ki. Merhaba çocuklar, size ödev veriyorum, beş vakit namaz kılacaksınız? Olmuyor yani. Bi de bu çocuklar harbiden de Nihat Hatipoğlu gibi tiplerden hoşlanıyorlar. Ben de hayatta öyle bir insan değilim, olmam da. Çünkü hayat öyle değil. Biraz ağlayarak konuşunca Cennet'e gitmiyoruz yani?

Ne biliyim, ciddi ciddi edebiyat öğretmeni olmayı istiyorum ya. Ya da dil anlatım falan. Güzel dersler bence. Gerçi böyle diyorum da, müfredat kimbilir nasıl hazırlanmıştır.

Ay ben resmen memur olmuşum ya, size 20 dakikadır saçma salak şeylerden bahsediyorum. Bunları imha etmek isterdim ama verdiğim sözü tutuyorum ve yayınlıyorum. Her gün 20 dakika, tırt da olsa bir şeyler yazacağım. Beğenmezsen bir 20'lik daha yaz, nolcak? Bi facebook'a girsen o kadar vakti çok rahat harcıyorsun.

Neyse, öpüyorum.